4.9.09

Kasa Her Zaman Kazanır



Başlıktan Sergen veya Serdar Ortaç bekleyen bünyelere Adrian Mutu küçük çaplı bir şok yaratmış olabilir pek tabii ki. Bu bünyeler için bir dakikalık saygı duruşu istiyoruz.

Bu sıralar rutin haber taramalarımda sık sık Mutu'ya rastlıyorum. Chelsea'nin aldığı ceza ki Mutu konusunun da taraflarındandır kendileri ve Manchester'ın da benzer bir durumla karşı karşıya olması gibi ilginç haberler olsa da ben daha böyle bir duygusal boyutu olan haberlerle irkilen bir bünyeye sahibim bu sıralar. Mutu'nun Chelsea'ye olan borcunu ödemek için Steaua, Chelsea, Juventus ve Fiorentina bir hazırlık turnuvası düzenliyorlarmış. Bütün televizyon geliri de Mutu'nun borcu adına ki bu borçtan bi haber olanlara durumu bilahare açıklayacağım Chelsea'ye bırakılıyormuş.

Mutu olsam tüm paraları alır Maldivler'e kaçarım diye düşündüm bir an, sonra ise bu borcun tek yaptırımının futbol oynamamak olduğunu düşününce kaba bir hesap yaptı zihnim. Duygusallıktan da işte bu kadar...

Mutu şimdi 30 yaşında, Fiorentina'dan aldığı paranın İtalya standartlarını düşününce 2 milyondan fazla olduğunu düşünmüyorum bu paraya 3 sene oynayıp Katar'a transfer olsa, orada da 2.5 alsa 2 sene boyunca 11 eder, ödemesi gereken 17'ye hala 6 kalır... Yani futbol hayatının geri kalanında karın tokluğuna oynasa bile çıkacak bir miktar değil bu.



Diyelim ki Mutu "bana ne bana ne" dedi ve Beşiktaş'a transfer oldu. Demirören babası ona senelik 4 milyon verdi, ki Nihat'ın 3.5 aldığı ortamda olmayacak şey değil, hatta 3 sene de sözleşme yaptı. 12 milyon primlerle üç senede 13 yapsa, Katar'da kazanması muhtemel olan parayla Mutu bu parayı çıkartabilir. Ama ortada hala Fiorentina'nın bonservisi var. Bir dava da Fio. açarsa bünye bunu kaldırmaz...

Olayların çıkış noktasına gidelim. Chelsea'de mutsuz olan ve pek çok futbolcunun başına geldiği gibi Jose Mourinho ile geçinememe lanetine tutulan Adrian kendini alemlere ve kokaine verir, kim bilir belki de bu yüzden geçinemiyordur?, her neyse bir gün doping testinde çişinde koko çıkan Mutu, "Ama ben onu doping diye almıyordum ki süper kafası var sen de denesene babuş." dese de, Chelsea yönetimi ve teknik direktör Jose, bu 7 ay ceza alan Adrian'ı "We'll sue your ass" diyerek kapı dışına koyarlar. Gerçekten dedikleri gibi Adrian'ın götüne sağlam bir dava açar Chelsea avukatları.

Biraz daha geriye gidelim. Adrian ismi Galatasaray'la geçen Romen futbolculardan biri olarak Romanya'nın altını üstüne getirmektedir. Galatasaray, onca karavana atarken Mutu'yu es geçmiş sonra kafasını taşlara vurmuştur. Bu sırada Inter'e giden Mutu oraya giden her genç gibi nevri dönünce, Verona'ya kiralanmış oradan ise 10 milyon euro bedelle Parma'ya geçmiştir. 23 yaşına geldiğinde Mutu'ya verilen bonservis bedelleri 23 milyonu bulmuştu.

Parma'da aslanlar gibi bir performans gösteren Mutu, Abramovic'in alışveriş sepetine de girmiş, Parma da kaz buldun mu yolacaksın felsefesi ile Chelsea'ye 30 milyon euro geçirmişti. Chelsea'de Mourinho ile anlaşamayan Mutu kapı dışarı edilince, Moggi ve Agnelli ailesi her zamanki fırsatçılıklarını göstererek sevgilisi tarafından kovulan kızı kapan pezeveng edası ile Mutu'yu bünyelerine katmışlardı.

Hatta Mutu'yu kaparken Livorno'yu da kirli emellerine alet etmek durumundalardı. Zira o zamanlar Romanya, Avrupa Birliği üyesi değildi ve Juventus'un yabancı sınırı doluydu. Neresinden tutsan dökülüyordu bu transfer. Ama Mutu ve amaan ne olacakçı meneceri Juventus'a gitmeyi uygun görmüşlerdi.

Chelsea davayı kazanmış ve 7 milyon olarak belirlenen tazminatı 13 milyona çıkarmıştı. Bu sırada Juventus'ta eski günlerindeki kadar olmasa da fena oyunlar ortaya koymayan Adrian bedavaya geldiği tek kulüp olan Juventus'a 8 milyon euro kazandırıyordu. Bu sırada Chelsea avukatları davadan davaya koşmakla meşguldü.

8 milyona gittiği Fiorentina'nın yeniden doğuşunda Brescia'dan gelen Luca Toni ile büyük bir pay sahibi olan Mutu, İtalya'da son yılların en verimli forvet performanslarından birini gösterdiğinde piyasası tavan yapmıştı. 16 gol 8 asistli futbolcu, koko günlerini geride bırakmış, kulübü de Roma'dan 20 milyon euro'luk bir teklif almıştı. Reddedildi.

Sonraki sezonlarda Mutu'nun performansı dalgalandı, sakatlıklar geçirdi, ama kulübünde istiktrar yakalamıştı ve herkes ondan memnundu. Derken Chelsea avukatları seneler sonra davayı nihayete erdirdiler. 17 milyon euro idi çıkan bedel.



Chelsea açısından baktığımızda içlerine kaçan bir 30 milyon var.

Fiorentina da oyuncunun bedelini vermiş onu parlatmış ve verimli bir oyuncuya dönüştürmüş tekrar.

Arada yer alan küme de düşürülüp geri dönmüş bir Juventus var evet. Aslında Fiorentina da bu durumdan zarar görmemiş olabilirdi Papaz'ı zamanında elinden çıkartsaydı...

Papaz kaçtı evet... Hakikaten kaçtı.

Kaçan papazı çıkartma çalışmaları ise sürüyor:

Şimdi düzenlenen turnuvada bu adı geçen üç kulübün (Juve-Fio-Chelski) olması da oyuncudan ilk ciddi anlamda kar eden takım olan Dinamo Bükreş yerine onların ezeli rakibi Steaua'nın olması ise öyle böyle manidar değil.

Akmasa damlıyor, Steaua da yüksek profilli takımlarla oynayarak kendi reklamını yapıp Dinamo'ya bak canım senin futbolcunun kurtarılışını ben üstlenirim zaten bu takımların seninle oynayacak halleri yoktu ki mesajını veriyor.

Nereden baksanız olmuyor, komik yani, endüstriye futbol falan diyerek dişinizi kamaştırmayacağım. Ama baştan aşağı kokuyor durum, ve medya bu olayı hayır işi gibi algılıyor bundan romantik hikayeler çıkartıyor. Çok hoş.

Hıncal'ın diline düşün emi.

27.8.09

Rodrigo Tabata




Levent Kızıl olsam Gaziantep'e Yıldırım Demirören'in heykelini dikerdim. Demirören'in Antep'e yaptığını; Nuh, sincaplara yapmadı. O derece.

20.8.09

Karate Çiçek ve Kutsal Cübbe

Karate Çiçek'te önceki bölüm:

Karate Çiçek geçtiğimiz bölümde merdivenden düşmüş, okyanusta yüzme hayalleri kurmuş ve kendisini kendinibilmezce şizofrenlikle itham eden psikiyatristini dövmüştü. Fakat psikiyatristinin bundan hoşlanması üzerine hızla mekandan uzaklaşan kahramanımız, karşısına çıkan magandaların kendisini ciddiye almaması üzerine mekandan hızla uzaklaşmıştı. Önce saygı kazanmalıydı. Mersedeslerle, modifiye serçelerle, deli deli doktorlarıyla dolu bir macerayı geride bırakmıştık... Yoksa bırakmış mıydık??? yoksa yoksa yoksa...

--

Karate Çiçek ve Kutsal Cübbe

Çiçek elindeki odunu sağa sola sallayarak ve arabaların üzerinden zıplaya zıplaya teras gören evine doğru koşarken, arabalardan galiz küfürler işitiliyordu. İçindeki huzuru bulan Çiçek, okyanusta sörf yaparcasına ilerliyordu arabaların üstlerinde. Zayıf olması arabaların tavanlarının çökmesini engelliyor, gözlerinin kaymış olması ise şöförlerin ona bulaşmasını engelliyordu.

Çevredeki insanlar onu parmakla gösteriyor, ama kimsenin aklına polisi aramak gelmiyordu. Çünkü Pistanbul'da polisten korkulurdu. Polise komşusunu şikayet eden bir adamdan aylarca ses alınamadığı, Donguldak'taki kömür madenlerine sürüldüğü konusunda söylentiler vardı. Hele ki birisi yol sorsun, kodese giden kestirme bir yoldu bu adeta.

O yüzden insanlar "bırakın deliyi koşsungari" diye yaklaşıyorlardı duruma. Çocuklar ise yeni bir süperkahramanın doğuşuna tanıklık etmenin heyecanı içerisindeydi.

Okyanus ve mercan görüntüleri arasında evine ulaşan Çiçek önkapıyı kullanmak yerine hırdavatçıdan aldığı ipi belinden çıkarıp balkonuna salladı. İpin ucundaki kanca üst katında oturan teyzenin bakkala uzattığı sepetin ipine takıldığından Çiçek ipi ilk çekişinde sepet aşağı düştü.

Teyzenin ipini beline bağlayıp sepeti de sol eline alan Karate Çiçek ipi dikkatli bir şekilde kendi balkonuna attı. Bu sırada dışarı çıkan bakkalamca, "Kızım asansörle çıksan şimdiye duş almış giyinmiş akşam yemeği için benden yeşil çayla pirincini almak için de sepetini sarkıtmıştın dedi."

"Beni kimse anlamıyor" diyen Çiçek, başarılı atışının heyecanıyla balkonuna tırmandı. Fakat o da ne, balkon kapısı açıktı.

"Aman allahım!" dedi Çiçek, korkuyla ve şaşkınlıkla karışık bir heyecanla. Pataklayacak yeni kötü adamlar vardı evinde, "yihu" dedi. Camdan içeri uçan tekmeyle giren Çiçek'i annesi ne yapıyorsun kızım diyerek döner tekme ile karşıladı. Annesinin ayağının tersi kafasında patlayan Çiçek, "ama ama" diyebildi sadece.

Annesi demokratik bir anne değildi Çiçek'in. Çocuğunu pataklamayı eğitimin bir parçası olarak görmesinin yanı sıra, eğlenceli de bulurdu. Tabii çocuğunun zaman zaman onu pataklamasını da. Ama hepsi bu kadar. Bu ninja kafalarını anlamıyordu, ne orta çağda yaşıyorlardı ne de yaptıklarının mistik bir yanı vardı. Birbirlerini tepip duruyorlardı işte.

Annesinin attığı tekmeyle sersemleyen Çiçek, zorlukla "Anne ne yemek var?" diyebildi. "Git yıkan" dedi annesi, "kokuyorsun.".

Bu bir süperkahramana reva mı diye düşündü Çiçek duşunu alırken. Hiyaa diye bağırdı ve kalebodurları kafasıyla parça pinçik etti. Odasına gittiğindeyse içeriden "Aa Çiçek, daha yeni yaptırmıştık!" sesini duydu.

Sesi bastırmak için Libertines albümünün sesini açan Çiçek, Punk günlerini yad ediyordu. Lisedeyken de cool bir kızdı o şimdi daha bir cool'du. Artık o bir süperkahramandı. Ama bir yandan da küçük bir kızdı. Evet bir süperkahraman hikayesinde olabilecek tüm klişeler adeta Çiçek üzerinde beden buluyordu. Bilgisayarını açan Çiçek internet'te Yomuşitsu San ile yeni dövüş teknikleri üzerine konuşuyor, bir yandan da haberleri okuyup pataklayacak kötü adam arıyordu. Bu sırada aklına cübbeye ihtiyaç duyduğu takıldı, googlelayıverdi. Sarıklı sarıklı adamlar, imamlar, taze mezunlar, avukatlar ve hatta sünnetlik çocuklar çıktı karşısına ve asabı bozuldu.

Bu işi daha farklı yollardan halletmeliydi. Fakat annesinin sesi onu düşüncelerinden çekip aldı adeta: "Kızım hala bilgisayarın başında mısın, hadi gel yemeğin soğuyor"

"Fesupanallah" dedi Çiçek, anlamını bilmeden. Annesiyle birlikte yaşamıyordu, yanlış anlaşılmasın. Annesi onu memleketten ziyarete gelmişti, anahtara da ihtiyacı yoktu, o da kapıyı pek kullanmazdı.

Kapuskasını kaşıklayan Çiçek, annesiyle havadan sudan konuştu bir yandan da, cübbeye ihtiyacı olduğunu söyledi, annesi ise tez bir sünnet esprisi patlattı. "Bulaşıkları da yıkarsın artık" diye cellanenen Çiçek pencereden uçan tekmesiyle çıktı. Annesi ise arkasından gelirken süt almayı unutma, irmik helvası yapıcam dedi. Evet evde irmik vardı.

Limiti yüksek bir kredi kartıyla vitrin vitrin dolaşan Karete Çiçek hiçbir yerde kendine uygun bir cübbe bulamıyordu. Buldukları ya dardı ya da boldu.

Mahmutpaşa geldi aklına bir anda, orada her şeyi bulabilirim dedi kendi kendine. Vapur'a binen ve simidini kemiren Karate Çiçek edepsizlik yapan martılara da yıldız atar gibi fırlatıyorlardı simitlerini.

Kafalarına simitleri yiyen martılar sersemleyip denize çakılıyorlardı. Eminönü'nde inen Çiçek, hızlı adımlarla insan kalabalığını yararak Mahmutpaşa'ya ilerledi. Gördüğü ilk dükkanda aradığını bulamayan Çiçeği güdüleri yaşam enerjisini yoğun bir şekilde hissettiği başka bir dükkana yönlendirdi.

Dükkan'ın önünde yaşlı başlı mülayim bir amca bekliyordu. Hacı Tosun diyorlardı ona. Yaşamının yoğunluğu yüzündeki çizgilerden belli oluyordu, takunyaları ise belli ki dededen kalmaydı. Böyle takunyalar artık yapılmıyor derdi hep, göbeği ise statüsünü gösterirce haşmetli bir şekilde önünde yükseliyordu.



"Hacı Amca" dedi Çiçek. "Cübben var mı"

"Neylicen cübbeyi kızım sana pevdösü vevelim" dedi Hacı Tosun. "Gvisi va kahvevengisi va. Bileğe kadav da övtüyo çok güzel hem sıcak tutuyo hem sevap süpev süpev."

"Amca n'apıyım ben pardesüyü, kareteciyim ben, Karete Çiçek'im tanımadın mı" dedi Çiçek.

"Kavete mi?" dedi ve güldü Hacı Tosun dişlek bir sincap gibi konuşuyor olmasına bakmadan.

Kan yüzüne sıçramıştı, kıpkırmızı oldu Çiçek. "Amca lütfen dalga geçme, saygı mühim bir şey dedi"

"Kızım bir git ya" dedi amca.

Tekmeye hazırlanınca Çiçek, amca "Aman" dedi. "Kızım bir yevini kıvacaksın bi sakin duv bakiyim."

Çiçek "CÜBBEEEE" diye bağırınca, Amca omuz silkip içeriye yöneldi.

Hacı Tosun bir süre sonra elinde simsiyah kırmızı şeritli bir cübbeyle takunyalarını şaklata şaklata çıkınca, Çiçek'in gözlerinin içindeki sönmek bilmeyen o ateş yeniden canlandı.

Cübbe'yı uzattı Çiçek'e hacı, küçük bir kız gibi heyecanlanan kahramanımız ellerini amcaya doğru uzatıp Cübbe'yi aldı.

Amca: "Sana bu kadim zamanlavdan kalma yüce cübbeyi veviyovum Kavate Çiçek. Bunu büyük büyük dedeme Çin İmparatovu vevmişti, hayıvlava vesile oluv inşallah" dedi. Çiçek'in gözleri yaşarmıştı. "Sahi mi?" dedi aslında bir süper kahraman olan küçük kız.

"Sahi sahi" dedi Hacı Tosun. "Şu kavşıdaki dönevci Osman'ın da aslında bir katana koleksiyonu vav. Bu çağdaki en güzel katanalav ondandıv" dedi.

Yerinde zıplayan Çiçek, cübbeyi üzerine geçirip kredi kartını Hacı Tosun'a verdi. Limiti kökleyen Tosun kartı Çiçek'e geri uzattı bir şey demeden.

Çiçek de koşarak karşıdaki dönerciye yöneldi.

Bu sırada Hacı Tosun'un olanları izleyen komşusu iç çamaşırcı Mayokini Nuri, "Hacı amca valla o cübbe Çin İmparatoru'ndan mı gelmişti, ne gizemlerle dolusun?" diye katıldı ortama.

Hacı Tosun ise "Hehehe Nuvi ne safsın, onlav seksenlevden kalma türk povnosu geceliklevi. O dönemde çok satıyodu öyle seksi şeylev. Hatta Bülent Kayabaş kivalamıştı onu eki eki" diye cevapladı.

Bunun üzerine Mayokini Nuri "Abi ne biçin hacısın sen ya..." dedi

bu esnada dönercide ise bambaşka bir mevzu çıkmaktaydı.

Karate Çiçek - Le Prologue

Çoğu hikaye alelade bir gün tasviriyle başlar. Yağmurluydu, güneşliydi, bulutluydu... Bir önemi var mı? Belki mekanı kafanızda canlandırmanız ve karakterleri o mekana yerleştirmeniz açısından gerekli olabilir, ama bu hikaye öyle hikayelerden biri olmayacak. O yüzden hava durumu istiyorsanız gün içerisindeki herhangi bir 32 geçe herhangi bir haber kanalını açın. Hava durumlarına ne kadar önem verdiğimiz onu haberlerin neresine attığımızdan belli zaten, bir de hava durumu için haberlerin bitmesini bekleyen bir kitle var. Haberleri sunan yaşlı bir amca değilse onların da neyi beklediğini tahmin edebiliyorum.

Ne diyorduk, Çiçek. evet. Hatta arkadaşlarının ve düşmanlarının ifade ettiği şekilde, Karate Çiçek. Orijinal bir isim olmadığının farkındayım, Karate Kid, Karate Cüneyt, Karate onur. Binlerce uzakdoğu adam pataklama disiplini varken neden karate veya karete, neden kendo ibrahim yok mesela... Neden? Kung-fu'nun hakkını yemeyelim, onun pandası var. Neyse Karate ismini bana değil, arkadaşlarına sormalısınız.

Çiçek, kafayı şintoyla kırmış bir kızcağız idi. Onlarca arkadaşı olsa da en iyi dostu kareteydi. Deniz gören bir terası gören evinin balkonundan o deniz gören terastan denizin nasıl görüneceğini düşünürdü bazen. Bazen ise meditasyonla ulaştığı gizli odasında okyanuslara açılırdı. Yüzerdi özgürce. Tantrik kafalara ulaşır, hava sıvılaşırdı etrafında, yüzerdi bakkala ekmek almaya giderken, merdivenlerden dipten kum çıkarırcasına iner, kafasını gözünü kırardı.

Bunu dipteki yengeçlere verirdi Çiçek, ama yakın arkadaşları bu durumdan gizli sensei'sini sorumlu tutarlardı. Annesinin yüksek bir ebevenynlik refleksiyle onu yolladığı psikiyatrist şizofreni teşhisi koyduğunda, Çiçek şıpıdı terliklerini çıkarıp adamı terlikleriyle dövmek istemişti. Ama hayır, karetenin bir üslubu vardı ve Sensei'si bunu asla onaylamazdı. : Çiçeğin ayak tabanlarıyla tanışmıştı ukala psikiyatristin yüzü, psikiyatrist ne anlardı ki? Alt tarafı bir Şırinkti işte.

Çiçek, şeker kız Kendi'den hallice, her şeyi gülümsemesiyle çözen bir kızdı gençliğinde. Karate'yle tanıştığında ise "Yaşasın, artık gülerek adam edemediğimi döverek adam edeceğim!" demişti. Bunun yanında bir de gizli silahı vardı Çiçek'in. Muhtemelen yarattığı bu cins kulunun haline öksüre tıksıra gülen Tanrıbaba, Çiçek'i kollamaktaydı. Şans onun yanındaydı kimilerine göre, kimilerine göre ise sadece ballıydı. Ancak arılar bu konuyla bir ilgileri olmadığını bana söylediler.

Neyse efendim, ayak tabanları diyorduk değil mi? Evet işte kaderin bir cilvesi ile,
Çiçek'in psikiyatristi ayak fetişisti ve sadomazo eğilimler taşıyan başka bir cins olduğundan, Karate Çiçek'in tekmesine, "Anam bir daha vur!" diye tepki verdi.

Tepkinle anal ilişkiye girsinler emi diyen Karate, mekanı camı tekmeleyerek terketti. Artık camdan da uçan tekmeyle çıktığına göre, artık o tam bir karatekızdı. Nişantaşı'ndaki muayenehaneden uçarak çıkan Çiçek üstü açık bir Serçe'nin arka koltuğuna düştü. Serçe'ye Ferrari motoru taktıran, ve "ehü ehü ironiyi severim" diye dolaşan topsakallı şöför, arka koltuğa bakıp, Allah'ım başka bir şey istesem olacaktı eki eki, diye haykırdı.

Bu sırada Allahbaba osura osura gülmekteydi.

Nereye göçük hanım, dedi Modifiye Serçeli Prens. Serçe de beyazdı hani. Çiçek kafasını arabanın altın kül tablalarından birine vurduğundan "Sadece gaza bas." demekle yetindi. Nişantaşı trafiğinde gaza basan adam seksenlerden kalma hastalıklı sarı renkli bir mersedese çarptığında, ellerinde odunlarla Mersedes'ten çıkan adamlar adeta fizik kurallarına meydan okuyorlardı.

5 fil bir arabaya nasıl sığar sorusuna gönderme yaparcasına, ikisi önden üçü arkadan çıktı. Ancak birisinin bile o arabadan nasıl çıktığı bir muammaydı. Bu sırada bir çocuk 3g telefonunda powerpuff girls seyrediyordu. Ses tarafından irkilen ve bir tür rekabet duygusuyla dolan Çiçek, hiyaa diye öne atıldı. Adamlar ellerindeki odunları bırakıp gülmeye başladılar.

Çiçek odunlardan birini alıp mekandan hızla uzaklaştı. Bu kıyafetle olmayacaktı, kimse onu ciddiye almıyordu. Dar kotu, converse'leri ve havai gömlekleri andıran desenli gömlekleriyle, kimse onu ciddiye alamazdı ki. Karate Onur'un bile bir cübbesi vardı.

Kaldı ki Onur daha bacağını kaldıramıyordu, Çiçek ise spagat bile yapıyordu yeri geldiğinde. Hem onur Poi çevirebilir, kurufasulye pişirebilir miydi? Hayır! O türkü söylesindi.

Evet kahramanımızın bir cübbeye ihtiyacı vardı...

13.8.09

Didim ve İsmimin Binbir Türlü Hali


Bu blog denen mereti ilk defa amacına uygun kullanacağım evet.


Sevgili günlük, bugün şey oldu diye başlayamayacağıma ve tembelliğin zirvesinde olduğuma göre köpük banyosu yaparken kayseri aksanlı ingilizceleriyle hönküren garsonlar, yaşlı ingiliz kadınlara üstsüz break dance yaparken ninja kaplumbağa misali sırtları üzerinde dönen gençler ve bunları bir kenara çömüp çekirdek çitleyerek seyreden amcalar ve sürükledikleri aileleri gibi sıradan Didim gözlemlerini bir kenara bırakıyım önce.

Sondan başlayayım, bu gece bir barda bir ingiliz velet annesine Stevie yapıyordu.



ve olaylar gelişir

Mom, mom, mom
Mommy, mommy, mama mama mama,...

Family Guy +18 olsun lütfen.

Apartmanımızın elektrikleri kesik, merdivenlerin sayısını ve yüksekliklerini ezberledim, öyle inip çıkıyorum. İkinci katımızda da yaz kış çalışan bir "ker"hane var, spekülasyon veya espri yapmıyorum. Yani 10 kadının yaşadığı sürekli farklı erkeklerin girip çıktığı ve bütün kış kapısının önünden taksi eksik olmayan ve bu taksinin şöförü hep aynı olan ve erkek gibi davranan bir patroniçesi olan (aman duymasın) bir daireyi devlet dairesi sanmamız beklenemezdi sanıyorum.

Neyse efendim, bu pek saygıdeğer patroniçe ay sizi kokunuzdan tanıdım diye seslendi bana bu akşam merdivenlerden inerken. Bir irkildim, sakallı suratımla kadına baktığımda kadın merdivenden aşağı yuvarlanıyordu. Sizi kardeşiim sandığm pardoğn dedi helyum yutmuş gibi bir sesle.

Biraz daha geriye dönelim, memento kafası, sahildeyim tanıştığım bir insan grubu ile oturuyor miskinlik yapıyorum ve de deli gibi esiyor. Bildiğimiz falcı kadınlardan biri geldi. Falcı kadınların hepsinin birbirine benzemesi ve benzer aksanlarla benzer tabirleri kullanmaları beni hep şaşırtmıştır. Aslında yalan söyledim, buna hiç şaşırmadım çünkü bu şimdi kafama dank etti, ve şu anda şaşırıyorum. A ne garip. Neyse, bu kadın bütün falcı kadın klişelerini kullandıktan sonra, param yok ama abla bak cüzdan falan niye alayım yanıma diyişimin üzerine "hadi be maykıl abi senin her yanın para" dedi.

Ama beni kimlik bunalımına sokacak gelişmeler bununla başlamamıştı tabii ki... Yine sıradan bir gündü ve voleybol oynuyorduk. Birisinin İspanyol abi diye bağırdığını duydum. Allah allah dedim, top bana geldi çevirdim, sakatım bu arada zıplayamıyorum koşamıyorum, şubedeki devlet memuru gibi voleybol oynuyorum anlayacağınız. Neyse, Hasan bana seslendi, nedegilefendim topu atsana diye. Topa baktım, solumda İspanyol abi diye bağıran çocuklara baktım, tekrar topa baktım, bütün sene kafamı *iken ispanyol arkadaşlarımı düşündüm. Çocukların toplarını attım, jejeje diye gülen arkadaşlarımı umursamadım - başka alemlere dalmıştım.

Evet şimdi elimizde ne var

İspanyol abi
Her yanı para Maykıl abi
Patroniçenin ablası


çok güzel, iki adım olduğunu insanların bu iki addan biri veya iki adın kombinasyonlarını kullandığını yabancıların bu isimleri abuk subuk telaffuz ettiğini de düşünürsek...

annenize,kardeşinize ya da babanıza seslendiğinizde alakasız birisi kafasını çevirirse, bilin ki o nedegilefendim'dir.

12.8.09

Geometry

Lines, defining words
Tearing worlds
apart to make new ones

to rot in

11.8.09

Nedegilefendim'den büyük bir amme hizmeti!



Efendim, malum futbolcular Türk pasaportu aldığında bir de onlara Türkçe isim gerekiyor. Düşünmesin çocuklar rahat rahat koşsunlar diye şimdiden bu isimleri bulup futbolcu arkadaşlarımızın kafasını rahat tutayım dedim.

Galatasaray'dan başlayalım, malum torpilleri var.

Harry Kewell - Hayri Kefal

Shabaani Nonda - Şaban Sonda

Tobias Linderoth - Toybars Lele

Leo Franco - Leon Franko

Milan Baros - Metin Baro


---

Fenerbahçe


Daniel Güiza - Danyal Güllü

Andre Dos Santos - Alican Dombiliaslan

Cristian Baroni - Kamber Baron

Deivid de Souza - Alex de Souza - Davut Şasioğlu, Ali Şasioğlu

Fabio Bilica - Fahri Bilgili

Roberto Carlos - Rober Karslı


--

Beşiktaş

Rodrigo Tello - Rahmi Telli

Tomas Sivok - Toygan Sivilceli

Bobo (Deivson Rogerio Da Silva) Derman Rahmet Sivrioğlu

Michael Fink - Mikail Fink

Fabian Ernst - Ferruh Erkek

Matias Delgado - Abbas Delikli

Matteo Ferrari - Metin Farfara


---

Trabzonspor

Gustavo Colman - Gürhan Kodaman

Tony Sylva - Tevfik Silivri

İbrahima Yattara - İbrahim Yatalak

(Alanzinho) Alan Carlos Da Costa - Alen Kirve Kozanoğlu

Hrvoje Cale - Hayri Kale

Rigobert Song - Resul Berk Solak

Drago Gabric - Demir Terlik


--

Bursaspor

Stelian Kirita - Sercan Kurukafa

Pablo Batalla - Pamir Battal

Shin Young-Rok - Şükrü Yağmurluk

Dmitar Ivankov - Demir İhsanlı

Fabricio Melo - Faruk Mera


devamı gelecek