29.5.10

Korku

Bir fare düşünün, bir tarladaki tahıllardan besleniyor - yaşamı bir anlamda çiftçinin emeği ve toprağın verimine bir yük - ve yaşamı kendisini yakalayan yılan tarafından sona erdiliyor.

Farenin bilinç düzeyi, duyduğu veya duymadığı korku, av olma bilinci ve tahılla arasındaki av-avcı ilişkisi üzerine yorumda bulunmak anlamsız olacaktır. Yılanın açlığı ve bu açlığı ile avcılık kimliği üzerindeki ilişki üzerine yorumda bulunmak da öyle.

Öyleyse bize kalan oluşturduğumuz bu etiketlerin bu sahnedeki yerleri üzerine düşünmek olacaktır bunu yapabileceğimiz tek perspektif ise bu durumda izleyici durumunda bulunan çiftçinin bakış açısıdır zira ancak çiftçinin kognitif yeteneklerini taşıyan bir varlık ile bir dilsel ilişki kurabilir durumdayız.

Çiftçi, kendi varoluşunun devamına tehdit oluşturan yılan'a ve tahıllarından beslenen fareye karşı beslediği korku ile kendisinin bu iki yaratığa karşı av olarak konumlandırmış dahası bu korkunun beraberinde getirdiği kendini koruma ihtiyacı kendisini avcıya dönüştürmüştür.

Çiftçi, doğası gereği korktuğu ve henüz korkmaya fırsat bulmadığı her nesnenin avı olabilir bu olasılık bu durum onu odaklayacak, agresiftleştirecek ve de kararlılaştıracaktır. Çiftçi, kendi türünün avcısıdır, diğer türlerin avcısı, bilinmeyenin avısı, “kötü”(böse) nün avcısı.

Kendi türünün oluşturduğu toplumsal bir kürenin içindedir çiftçi. Bu, toplumsal küre belirli bir değerler seti içerir - değerler de hiyerarşik bir yapıyı beraberinde getirdiklerinden - bu da aşağılık ve üstünlüğü beraberinde getirir.

Bu toplumsal kürenin getirdiği kurumsal ilişkiler üzerine zamandan bağımsız olarak bir düşünelim:

* Çiftçi bir kuruma vergi vermek durumunda oluşu ve bu kurumla olan ilişkisi

Topluımsal ilişkinin bir doğası gereği toprağı işleyen kişi ürününü farklı “hizmetler” karşılığında paylaşmak durumundadır. Bu paylaşımdan çiftçiye düşen pay kurumsal yapının kompleksliğine ve o kurumsal yapıda çiftçinin yerine göre değişecek olsa da bu değişim çiftçinin ürünün vergiye tabi tutulduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.

* Çiftçinin üretimini yerine getirdiği doğal ve doğal olmayan koşullar.

Çiftçinin üretimini yaptığı doğal alanla olan ilişkisi ve bu alanı kullanırken uyguladığı yöntem ve bu yöntemi edinme tarzı.

* Çiftçinin altında yaşamak zorunda olduğu belirli yazılı ve/veya yazısız kurallar.

Basitçe ifade etmek gerekirse: Normlar.

* Çiftçinin bu değişkenlerle olan ilişkisinin tanımlandırdığı - kendi bireyselliğini yaşadığı - bir sosyal tecrübe alanı.

Çiftçinin, toplumsal kodlarla - hakim iktidarla ve kendi iktidar alanındaki diğer bireylerle olan ilişkisini tanınmlamaktadır. Birey, bireyliğini ötekiyle iletişime girerken göstermek durumundadır. Onu “eşsiz” kılan “öteki”nin yokluğunda birey sıradanlığa mahkumdur.




Bu koşullar, farklı iktidar ve boyun eğme alanları oluşturup farklı ötekileştirmeler ve husumetleri beraberinde getirir. Çiftçi yaşamının her anında farenin yılanla yaşadığı ilişkinin metaforik bir yansımasını gösterecektir. Yılanın, kendi varlığını sürdürmek için bir başka varlığın sonu olmasındaki doğallığı onaylarken çiftçinin kendi iktidar alanını korumak için yapması muhtemel olan bir şiddet eylemini kötü (böse) olarak değerlendirirken tereddüt etmiyoruz.

Zira yorumlayan olarak kendi sosyal çevremizdeki olası identik bir öznenin yaratacığı muhtemel tehdit üzerimizde Demokles'in kılıcı misali sallanıyor. Tehdit, korkuyu ve uyanıklığı beraberinde getiriyor. Avcı, ancak ve ancak av olduğunda veya av olma ihtimali ona görünür olduğunda avı ile empati kurabilir. İnsanı örnekteki fareden ve yılandan ayıran da tam olarak budur.

İktidar, mutlak hakimiyeti altında olanın acziyetini anlama kabiliyetinden yoksundur. Çünkü iktidar, avcı olmaktan başkasını bilmez. Almanca'da schlect kelimesi kötü anlamına gelmektedir, ancak basit anlamına gelen “schlicht” kelimesinden türemiştir. Nietzche'ye göre bu benzerlik tesadüfi değildir zira iki kelime 30 Yıl Savaşlarına kadar eş anlamlı olarak kabul edilmiştir. Schlicht kelimesinde vurgulanan “Soylu” kişinin kabul edilmeyen hareketi avam veya basit olarak görüyor olmasıdır. Bu tavır iktidarın doğasını anlamak açısından oldukça aydınlatıcıdır.

Toplumsal kurallar,bireylerin birbirine zarar vermesinin “kötü” olduğu aksiyomuna dayanırlar. Bütün kuralların önceliği ve yönelimi bireylerin hayatlarının sosyal veya fiziksel bir zarar almadan devamı yönündedir. Bir toplumda her birey bir diğerinin mahvı olabilir. Bir yılanla fare arasındaki ilişkiden farklı olarak avcı rolünün her muhtemel özne tarafından üstlenilmesi söz konusudur. Eşit bir toplumda her birey hem av hem de avcıdır.

Bu halde salt olarak avcı rolünü üstlenen “aristokrat”ın “böse”nin yerine “schlecht”i koymasında şaşılacak bir şey yoktur. Aristokrat ahlakı, avcı ahlakıdır. Av'ın kötülüğü avcı için adeta estetik bir değersizliktir. Oysa Nietzche'nin köle ahlakı olarak nitelendirdiği Av'ın Ahlakı'nda kötü av'ın varlığının devamı için bir tehdittir.

Av'ın davranışlarını korku yönetir, her bireyi bir av gibi düşünen bir toplumu daha farklı bir duygunun getirdiği değerlerin yönetmesi ise beklenemez. Nietzche'nin deyişiyle”Ahlak sistemleri, duyguların işaret dilidir.” Doğaldır bu yüzden herkesin av ve avcı olduğu bir toplumda güce ulaşmanın temel motif olması. Avcılığa yeltenenlerin ve toplumsal kodu bozanların yabancılaştırılma yoluyla toplumdan izole edilmeleri, etkisiz hale getirmek yerine cezalandırılmaları ve toplum dışı kılınmaları hep aynı korkunun ürünüdür.

Öyle düşmanca yaklaşır ki insan duyusu yabancıya, tanımadığı her sesi her görüntüyü bir tanıdığına benzetmeye çalışır. İnsan, bilmediği bir dilde sarfedilen bir cümleyi, bildiği bir dilde duymaya çabalar veya kendisini tatmin edecek bir şekilde etiketlemeye. Tehdit altında yaşamayı öyle iyi öğrenmiştir ki insan, başka türlü bir yaşamı tasavvur edemez. Bu yüzden yılanın fareyi yemek için aç olmaktan başka bir gereksinime ihtiyacı yokken, insan farenin yaşamını sonlandırmak için bitmek bilmeyen gerekçeler üretebilir.

Toplumun talep ettiği aynılık, sanatın ve ahlakın önerdiği estetik bütünlük hep aynı noktaya işaret eder. Herkesin birbirinden korktuğu bu yüzden kimsenin bir diğerinden korkmaya gerek duymadığı, normalize olmuş bir toplum. Uygarlığın gücü farklılıkları törpülemesinde yatar, tasarlanmış hakikateleri göstermesinde.


Perspektiflerinin daraltılıp, matematikle yazılmış duaların bitmek bilmeyen tekrarlarıyla bilimin mistifize edilmesiyle sürülür geleceğin insanı. Doğasından gelir insanın yalan söylemek,öncelikle de kendisine, zira insan tecrübesinin büyük bir kısmını tecrübenin zihinde yeniden meydana getirilmesi oluşturur. Zihnimizde oluşan imgenin karmaşıklığı görme yeteneğimizin sınırlarını fersah fersah aşmaktadır.

Bu yüzden bütün bu korkunun dineceği bir zamanın hayali ve dibine düşülen bitmek bilmeyen bir kuyunun kenarında oluşan tutunacak küçük bir çıkıntı insanın tek ihtiyacı olandır gözlerini kapayıp sürüldüğü yere gitmek için.

Eski korkulardan kaçıp yeni korkularla buluşmak için.

19.4.10

taş mezarlığı

uyku tutmuyor bazen, yazmadan da uyunmuyor... bu sefer ekleyeyim dedim, biz de hep beraber teşhirciliğim tuttu diyelim:

İki aşk aynı değil,
İki yüzü öpücüğün

İki söz aynı değil
Aynı gelse de kulağa

Bu resim benim değil,
artık ölü bir tarihin

İki gözyaşı bir değil
Bakabilirken uzaklara

bak iki ihaneti bir değil öteki yüzün
Bir ihanetin tek yüzü yok ne de son sözü
Bir yüzünde hüzün var,
Kendini parçalayan bir öfkeyle
Bir yüzünde tutkuyla
yaşama sarılan bir aşifte

İki yüz bir değil bir aynada
Sakladığını yerinden oynattığımda
Hatırlıyor o yüzü bugünüm
Kanmak isteyerek yine aynı yalana

İki yalan bir değil ki ah küçük
ama iki yalan da sığmıyor odama
iki ben bir değil ama olsaydı da
bir yalancı bir de saf var bu odada

İki aşk bir değil de küçük
her aşk çakılıyor kayalara
iki taş bir değil de canım
her biri batıyor diğerlerinin yanına

9.4.10

Bazen

Bazen istiyorum ki boyband kurayım, adı boys with three legs olsun, muhteşem danslarımız olsun ahenkle dansedip ağaçlara dayayalım. Yürüyen fıkralar, taşınabilir parodiler olalım. Kime çaktık nasıl nasıl çaktık diye şarkılar yapıp, elimizde çekiç, kafamızda kese kağıtlarıyla şarkılar söyleyelim. 80'ler alt yapıları olsun böyle kaygan synth'ler, ağdalı pad'ler, metalik synthbass'lar. Agresif hareketler yapalım, streç pantolonlar giyelim, göğüs kıllarımızı gösterelim.

Sonra ocaktaki pilava bakmaya gidiyorum

hayat böyle bir şey işte.

29.3.10

Galatasaray'ın Şampiyonluk Şansı

Dün maçtan sonra yazmam gerekenlere konsantre olamadığımdan maç yazılarını okudum, umutsuz havayı soludum, insanların mutsuzluğunu gördüm; paylaştım çoğunlukla. Fenerbahçe'nin ne kadar iyi ne kadar takım gibi oynadığını okudum yazılarda. Kendimden şüphe ettim, adil olmuyor musun diye. Bir daha pozisyonlara baktım; evet Fenerbahçe'nin ofsayt nedeniyle kesilen pozisyonları var, ofsayt da değiller, ama Güiza'nın bunları atacağına ne kadar inanıyordu Fenerbahçeliler? Öte yandan bu pozisyonlar Fenerbahçe'nin organize hücumlarının mı Galatasarayın yapısal arızalarının mı bir sonucu? Bunları sormak lazım, ama sormayacağım.

Galatasaray'ın bu sezon neredeyse tüm maçlarını seyretmiş bir insan olarak, Galatasaray'a çok daha net üstünlük kurmuş takımlar gördüm, Galatasaray'ın üstüne gidildiğinde, biraz sertlik gösterildiğinde nasıl sindiğini de gördüm. Fenerbahçe daha "takım" olduğu için değil, takım olmayı gerektirmeyen basit bir dar alan oyunu oynadığı için daha organize görünmüştür. Sahaya oyunu yayıp "skor üretmek istemek" ile oyunu daraltıp 3 pasla ilerideki tek kişiyi kaçırmak arasında ciddi bir "organizasyon" farkı vardır.

İlk örnekte bütün takımın sorumluluğunu gerektiren bir organizasyon yapısı söz konusuyken, ikinci örnekte 2-3 kişinin doğru koşuları yapması ve diğer oyuncuların asgari pozisyon bilgisi işi kotarır, eğer rakip de yeteri kadar disorganize ise. Bozmak her zaman yapmaktan daha kolaydır. Bu örneği en iyi tecrübe ettiğimiz takım son 3 sezonki Sivas olmuştur sanıyorum. Lucescu takımlarında gördüğümüz bir örnektir bu aynı zamanda, takımın boyunun kısalması, savunmanın önlerinde 2 çapayla oyunu daraltması çok ciddi bir organizasyon gerekmeyen, eksikleri örten bir yapılanmadır. Kısa vadeli faydaları olsa da uzun vadede hiçbir oyuncuya bireysel faydası olmaz, zira eksikleri örter.

Galatasaray, Madrid'deki maçta bunu denemiş büyük ölçüde başarılı da olmuştur, farklı maçlarda da benzer bir şablon kullanılmış bazen başarılı olunmuştur bazen ise şablon çökmüştür. Bunu denemek ayıp değildir elbet, Yunanistan'ın bu basit düşünce ile Avrupa Şampiyonluğu kazanmışlığı var. Ancak ne benim futbol anlayışıma hitap eder, ne de dediğim gibi bir takımı bir yerden bir yere götürür.( Yine Yunanistan örneğindeki gibi )

İşin kötüsü böyle oynayınca bütün işinizi futbol tanrılarına bırakırsınız ya da oyuncularınızı bir an parlayıp bir an sönen yeteneklerine, ya da rakibinizin yeteneksizliğine. Dün Leo Franco'ya Selçuk'a ve Volkan'a denk geldi piyango, onlar sahne aldılar. Ama bir daha maçı gözünüzün önünden geçirin, Fenerbahçe gerçekten kazanmak istedi mi? Fenerbahçe dikine oynadı mı? Fenerbahçe ileride çoğaldı mı? Fenerbahçe gol yemedi, çok iyi kitledi diyorlar rakibi; herkesin kıyasıya eleştirdiği itin makatına soktuğu Galatasaray'ın yanlış tercihler nedeniyle olgunlaşmamış pozisyonları saymazsak 2 net pozisyonu var. Dos Santos'un ve Keita'nın şutları, ikisi de Fenerbahçe'nin gol dahil maç içerisinde bulduğu BÜTÜN pozisyonlardan daha ciddi pozisyonlar.

Yani elimizde organize, takım gibi oynayan bir Fenerbahçe var, ve ama hakem hatası ama şu ama bu rakibine 2 net pozisyon veriyor. Bunun karşılığında oyun içinde ürettiği net pozisyon sayısı 0, yok. Çünkü Fenerbahçe rakip kaleye gitmek istemedi ki. Objektif yorum yapacağız diye kimse bana Fenerbahçe'nin oyununun ne kadar güzel olduğunu anlatmasın lütfen, bunun adı objektiflikten ziyade politiklik.

Evet Galatasaray'ın yapısal arızaları var, evet Galatasaray orta sahası top yapamıyor, evet topsuz oyunda inanılmaz hareketsiz bir takım Galatasaray, ama maçı gözünüzün önüne getirin, bu kadar arızası olan Galatasaray en az Fenerbahçe kadar pozisyon buldu, savunmasını orta sahaya çıkardığında dahi Fenerbahçe'nin görünür bir hücum etkinliği olmadı. Fenerbahçe, adeta rakibinin üzerine gitmek istemedi. İyi oynadı denilen takım buysa, Galatasaray da iyi oynadı ki Galatasaray'ın iyi oynamadığı konusunda hem fikiriz sanıyorum. Neyse bu konuda daha fazla kelam etmeme gerek yok, kötü bir maç seyrettik, normal şartlarda ya Galatasaray kazanırdı ya berabere biterdi; ama Leo Franco'nun hatasıyla Fenerbahçe kazanmayı hayal etmediği bir maçı kazandı, kendi teknik direktörleri bile bunu şansa bağladı zaten. Diyecek pek bir şey yok.

Ayrıca her ne kadar Leo Franco'nun ıslıklanmasını yanlış bulsam da yağmur, hesap hatası diyerek hatasını kabul edilebilir görme çabalarını anlayamıyorum. Leo Franco o topa yatmak yerine iki adım yana veya öne atsaydı topu tutacaktı, komik bir kaleci hatasıdır yaptığı. En kibar tabirle de komiktir ve golü hediye etmiştir. Selçuk'un vuruşuna muhteşem denmesi ise benim aklımın almadığı bir diğer mevzu, kalecinin iki adım attığı takdirde kucağına alacağı ağır çekim bir şut hangi kritere göre muhteşem oluyor bilemiyorum... Ben bir taraftar olarak ekstra kurtarışlar yapan bir kaleci değil, güvenebileceğim bir kaleci istiyorum. İlk yarıdaki maçta Fenerbahçe'yi ne kadar kutladıysam ve galibiyetlerini haklı gördüysem bu maçtan sonra da maçı o kadar hak etmediklerini düşünüyorum. Kazandıkları için kutlarım evet, ama hakettikleri için değil ve bu futbolla şampiyon olacaklarına da kesinlikle inanmıyorum hatta yazının geri kalanında işleyeceğiz o konuyu:

Gelelim umutsuzluk mevzusuna. Anlamıyorum fikstür avantajı dedikleri şeyi, Galatasaray'ın ümitleri tükenmiştir savını; ben gerçekten anlamıyorum.

Beşiktaş'ın önündeki üç maç:

Ankaragücü deplasmanı
Trabzon'la içeride
Fenerbahçe deplasmanı

Fenerbahçe'nin önündeki üç maç

Kayserispor'la içeride
Beşiktaş'la içeride
Kasımpaşa deplasmanı

Bursa'nın önündeki üç maç

Antalya ile içeride
Gençlerbirliği deplasmanı
Antep'le içeride

Bu takımlardan hangisi için bütün maçlarını rahatlıkla kazanır diyebilirsiniz?

Fenerbahçe bu 3 maçtan sonra Trabzon ve Eskişehir'le de oynayacak

Bu mu fikstür avantajı?

Beşiktaş son maçında Bursa deplasmanına gidecek.

Bursa, hem Galatasaray'a konuk olacak, hem Beşiktaş'ı ve Kayseri'yi ağırlayacak, hem de karşılarındaki takımlar onlara karşı kapanacaklar.


Eğer Galatasaray kendini toparlarsa Bursa'yı Sami Yen'de yenebilecek güçte mi?
Yendi diyelim. Aradaki puan farkı 2 diğer rakiplerle arasındaki puan farkı da 2.

Rakipler birbirleriyle oynayacaklar

Galatasaray derbilerini bitirdi.
Trabzon maçını bitirdi
Eskişehir maçını bitirdi
Kayseri maçını bitirdi

Galatasaray bu ligde kendine ters gelen Bursa hariç bütün takımlarla oynayacağı maçları bitirdi ki o maç bir hedef maçı olacak, bu takımın belki de bu sezonki son hedef maçı olacak.

Galatasaray;

Haftaya sivas'a konuk olacak
sonra Diyarbakır'ı ağırlayacak
Sonra Manisa'ya konuk olacak

bu maçlardan hangisinde bildiğimiz, kendi kendiyle kavga etmeyen Galatasaray zorlanır?

4 Hafta içerisinde Fenerbahçe 4 ila 9 puan kaybedebilir. Ne Kasımpaşa'ya karşı kesin favoridir gözümde, ne Kayseri'ye ne de Beşiktaşa. Kaybetmeye de bilir tabii, o zaman hakkıyla kazandıkları şampiyonluklarını kutlarlar.

4 Hafta içerisinde Beşiktaş Fenerbahçe'ye konuk olacak ve Trabzonspor'u ağırlayacaklar, Ankaragücü ve Sivas'a karşı galip geleceklerdir büyük bir aksilik olmazsa ama bu iki maç için kim garanti diyebilir ki?

Bursa ise 4 hafta içerisinde 3 organize ve kendini göstermek isteyen takıma karşı oynayacak. Kendini gösterme kısmı çok önemli zira bu sorunu Sivas da yaşamıştı sezon sonlarına doğru. Anadolu takımları olarak tanımladığımız takımların "üç büyükler"e karşı daha yüksek bir motivasyonla oynadıkları sanırım tartışmayacağımız bir gerçek. Neden peki? Yabancı oyuncular için Şampiyonlar Ligi ve milli maçlar neyse, bu oyuncular için de vitrin orası. Bu maçlarda oyuncular sadece takımları veya elle tutulamayan idealler için değil, kendi yaşamları ve istikballeri için oynuyorlar. Bu yüzden farklı oynuyorlar bu yüzden daha çok asılıyorlar veya isimden korkup teslim oluyorlar. Ama tepkileri ne olursa olsun, rakibin kim olduğunu çok iyi biliyorlar, dahası daha dikkatli daha temkinli oynuyorlar. Bu yüzden Bursaspor'un kolay maçı yok, Denizli maçında da gördük zaten bunu. Bursa bu maçların ardından ise Sami Yen'e konuk olacak. Bence Bursa en az 2 puan kaybıyla gelecektir ve Sami Yen'de alınacak muhtemel bir galibiyet Beşiktaş-Fenerbahçe maçının sonucuna göre Galatasaray'ı lider veya 2. yapabilir. Beşiktaş Fenerbahçe maçında gelecek bir beraberlik Fenerbahçe'nin Kayseri veya Kasımpaşa maçlarından birinde yapacağı olası bir puan kaybıyla birleştiğinde Galatasaray, önümüzdeki dört maçını kazanırsa; Bursa'nın 2 puan arkasında veya önünde Beşiktaş'la ise (bütün diğer maçlarını kazansalar dahi) aynı puanda olacaktır.

Son maç ise Beşiktaş ile Bursa arasında ve Galatasaray, Beşiktaş'a ikili averajda üstlünlük kurmuş durumda yani Galatasaray o maçın sonucuna göre Şampiyon veya ikinci olacaktır kalan tüm maçlarını kazandığı takdirde ki şampiyon olması şiddetle muhtemeldir.

Galatasaray'ın yapması gereken sakin olmak ve sezon başındaki gibi oynamaktır. Rakiplerinin her biri birbirleriyle oynarken Galatasaray'ın şansı sadece Bursa'yı ağırlamasıdır. Bundan 4 hafta sonra yine şampiyonluk şarkıları söyleyebilirsiniz.

Futbol böyle bir şey işte.


Tek tek sayalım kalan maçları ve umalım her maç şampiyonluk için bir geriye sayış olsun:


Sivasspor

Diyarbakırspor

Manisaspor

Bursaspor

İstanbul B.B.

Antalyaspor

Gençlerbirliği

28.3.10

Dünyanın en sakar takımı



Ben bu maçtan sonra ne diyeyim ki? Ceza sahası içinden şutu olmayan Fenerbahçe kazandı. Bütün maç 3 organize pas yapamayan Fenerbahçe kazandı. Tek bir kanat organizasyonu olmayan 6 kişinin arasında Dani'yi bırakan Fenerbahçe kazandı. Ali Sami Yen'de bir Eskişehir, bir Kayseri, bir Antalya kadar oynayamayan Fenerbahçe kazandı.

Böyle maçlar adalet duygumu zedeliyor işte. Kazanmak istemeyen, kazanmak için hiçbir şey yapmayan takım bir şey yapmak isteyip de yapamayan takıma karşı kazandı. Öyle aman aman savunma yaptığı için de değil, rakip takım kendiyle kavga ettiği için kazandı, Caner ayağına geleni rakibe verdiği için, Keita her aldığı topla beş kişinin arasına girdiği için. Maçı ne kadar Leo Franco verdiyse Volkan'ın kurtarışı da o kadar almıştır buna lafım yok tabii. Ama ne Leo Franco'yu suçlayacak yüzüm ne Volkan'ı kutlayacak halim var.

Şuna sevinebilirim sadece, bu sene belki de ilk kez yenik duruma düşünce şişirmedi Galatasaray topu, terse paslar attı, kanatlardan delmeye çalıştı. Ama Rijkaard'ın da dediği gibi, artık sonuç almak önemli. Siz bu performansı maça yaymazsanız sınava çalışmayı son güne bırakan haşarı veletler gibi kalırsınız sınıfta.

Fenerliler dalga geçecek Galatasaray'la, çok eğlenecek mutlu olacaklar. Olsunlar, babam da Fenerbahçeli en nihayetinde, ama şu var: bu takımla Fenerbahçe daha taraftarına çok tırnak yedirtir ve ben bu maçta yenilen Galatasaray'ı Selçuk'un 50 metreden salladığı karpuzla maçı kazanan Fenerbahçe'ye 4. de olsak 8. de olsak tercih ederim. İşin taktiğin, sistemini, analitik yorumlarını yapanlardan dinleyin - ben adalet duygumu tuvalete atıp sifonu çekmeye gidiyorum.

6.3.10

Bir-kaç Densiz



İnsanlar yine "birkaç densiz"in işi diyecekler. Yönetimler, "birkaç densiz"i cezalandıracaklar... Ve bir gün galaksinin başka bir yerinde, yine bir kaç densiz çıkıp, benzer boklar yiyecekler...

Ey "birkaç densiz" insanları lafım size; kaçırdığınız bir nokta var:

İnsanlık tarihi, birkaç densiz tarafından yazılmıştır.

4.3.10

Dağınık Notlar ve Ben Affleck

Bu aralar yoğunluktan çatlıyor, sürekli bir şeylerin yörüngesine giriyorum. Büyük cisimler bizi fıldır fıldır döndürüyorlar; e biz de naçar, dönüyoruz.

Dün hava çok güzeldi, narin bir serinlik vardı ki ne yazda ne sonbaharda bulabiliyorum bu havayı. Belki de güneşi özlediğimden böyle gelmiştir bilmiyorum.

Tüm sorularıma dürüst cevaplar veya cevapsızlıklar aldığım doyurucu bir dersin ardından, girdiğim japon lokantasından aldığım "ucuz sushi"yi bizim Galatasaray Lisesi'ni andıran bir Fransız lisesi'nin karşısında bir banka oturup, blues eşliğinde tükettim. Ayrıca evet, artık ben de chopstick kullanabiliyorum. Bu sırada yoldan bir aborjinin geçmesini çok isterdim, ama geçmedi, belki de geçmiştir diyerek kendimi avutuyor, bizi balkonundan izleyen kızılderiliye buradan izninizle selam göndermek istiyorum. Bu şarkı Şef Titrek Sincap için gelsin.

Bugün de bir şey farkettim, plazma bağışının ardından mariahilfer'den aşağı yürürken ki kendileri bana fazlasıyla Bağdat Caddesi'ni anımsatmaktadır; Yalnızca ardında özgürlük vaad eden bir sahil yoktur. Lakin "lan arkasında sahil var hehey" hissi bile daha bir iyi hissettirebilir insanı.

Neyse işte yürürken sağa sola bakıyordum. Moda duyarsızı ve pijamalarıyla sokağa çıkma konusunda tecrübeli bir insan olarak boş baktığım bir vitrinde sayın Affleck'in fotoğraflarını gördüm ki kendisi bana hep bir primatı anımsatmıştır. Yanlış anlaşılmasın kendisinin maymun olduğunu iddia edecek cüreti kendimde bulmuyorum, subjektif bir çağrışım sadece. (bkz. Political Correct)



Neyse işte Affleck'le şirin kıvırcık saçlı bir sarışın poz poz çekinmişler, vitrin de nereden baksanız bir 30-40 metre gidiyor. Boy boy fotoğraflarla dolu. Affleck'in anlamsız ve boş bakışlarından kıyafetleri göremeyen şahsım bir an bu fotoğrafların çekilme amacını hatırlayıp, ne giymiş Affleck acaba diye bir bakmış, sonra da ee ne ki bu şimdi diye kendine sormuştur.

Ama tabii bu boş bakışma anı bana anlam ifade eden bir kareye dek sürmüştür ki hayatımın bir bölümünü içinde Affleck harf bütünü geçen bir yazıyı yazmak için harcıyor olmamın sebebi de tam olarak bu kare.

Söz konusu fotoğrafta Affleck ve partneri olacak bahtsız kadın birer şezlongda uzanmaktalar. Ancak kadın kendi şezlongunun üzerinde doğrulup Affleck'e tepeden sevgiyle bakmakta, "ay canım ne şeker canı fındık fıstık ister mi acaba koşup getirsem mi" ile "işte hayatımı birlikte geçireceğim erkek - erkeğim benim"
arasında kalmış garip bir bakış. Ki bu oldukça normal bir bakış, yani bir erkek ve bir kadını içeren kompozisyonlarda, duygusal ve/veya cinsel bir çekimi ifade etmek durumundasınız.

Ama bana garip gelen kadının bu bakışı esnasında Affleck'in çok alakasız bir yöne doğru boş bir şekilde bakıyor olması oldu. Bu boş bakış esnasında ise Clark çekmekteydi (Clark çekmek: kaşları çatıp on milyon nuri alço gücünde bir yöne doğru bakmak) Neyse kızcağıza Ayşe diyelim. Ayşe, Affleck'e sevgiyle bakarken, Affleck uzaklara düşünen (düşünmesi gereken ama beni ikna etmeyen) gözlerle bakmaktaydı. Bu kompozisyon sık karşılaştığımız bir kompozisyon aslında. Yani kızın kendini tamamen teslim ettiği erkeğin ise derin bakıp başka alemlere daldığı kompozisyon. Benim buradaki derinliği Affleck'e yakıştıramıyor olmam değil yazının konusu, kompozisyonun ta kendisi. Ayşe, "erkeğine" büyük bir sevgiyle : "işte olmam gereken yer" diye bakarken, Erkek neden uzaklara baktırılmaktadır? Olmak istediği başka bir yer mi vardır? Mutsuz mudur? Hayat ona çok mu ağırdır? Akacağı alemleri mi düşünüyordur? Çok mu derindir? Nedir yani?

Bu durumda kız mı çok sığdır? Çok mu anlıktır? Derin bakma yeteneğinden yoksun mudur? Derin bakma niteliği sadece erkeklere mi bahşedilmiştir?

Tabii bu fotoğrafın en korkunç yanı, dünyanın en boş bakan insanının derin bakışa layık görülmesi zavallı Ayşe'nin ise dünyanın en boş bakan insanına sevgiyle bakması olmuştur benim adıma, şövenizmin zirvesi, erkek egemen dünyanın klimanjaro'sudur bir bakıma.

Ama yine de... Affleck değil de diyelim ki Woody Allen'ı koyduk oraya, Woody neden uzaklara baksın ki? Ayrıca bu giyim firmasının ve bu kompozisyonu kullanan daha bir çok firmanın bize bununla anlatmak istediği ne?

Bu sorular kafamda dönerken, Vitrine baktım erkek firması mı diye, vitrin kadın kıyafetleriyle doluydu. İçeride bir yerlerde Holywood Lifestyle yazıyordu, ha dedim... Ceketime sarınıp devam ettim, dün daha sıcaktı sanki.